Sevgi, tecelli oranında ortaya çıkar; tecelli ise marifet oranında gerçekleşir. Yani aşkın derinliği, Allah’ın insanda tecelli edişiyle; bu tecelli de kişinin Allah’a dair bilgisinin, marifetinin derinliğiyle şekillenir.
İlahi aşk ve marifetle yoğrulmuş olan âşıklar, sevginin yalnızca dışsal tezahürleriyle yetinmez. Onlar sevginin özünü, derinliğini ve hakikatini yaşarlar. Sevgi, onların hâlinde belirir; ama ariflerin aşkı görünürde iz bırakmaz. Çünkü marifet, sadece hakiki ariflere bahşedilen bir sır gereği, tabii aşkın izlerini silip süpürür. Arifin taşıdığı aşk, sıradan duyularla kavranamaz. O aşk, ilahi kökenlidir; Rabbani bir coşku, Allah’ın “el-Kuddûs” ismiyle arınmış bir sevgi hâlidir. Bu nedenle arifin aşkı, duyulur kelimelerin etkisine kapalıdır; dış etkilerden güvendedir.
Aşkla eriyip su gibi olan bir âşık hakkında söylenebilecek kesin delil şudur: Eğer onun kalbinde daha önceden böyle bir aşk tohumu olmasaydı, işittiği birkaç sözle erimezdi. O zaten içten içe âşıktı ve sadece, şeyhin aşk hakkında söylediği sözler bu gizli aşkın gücünü açığa çıkardı. Dıştan gelen o sözler, onda zaten var olanı harekete geçirdi.
Eğer bir başka kişinin sözleri, bir âşık üzerinde hiçbir etki yaratmıyorsa, bu durum o aşkın sadece “tabii aşk” olduğunu gösterir. Çünkü insanın tabii (doğal, nefsî) yönü, etkilenmeye açıktır; tepkisizce etkilenir ve değişir. Ancak ilahi aşk böyle değildir.
Bu da demektir ki, söz konusu âşık, o sözleri duymadan önce de zaten aşkla nitelendirilmişti. Önceden bir et ve kemikken, yani sıradan bir bedene sahipken, o sözlerin etkisiyle âdeta suya dönüştü. Fakat eğer onun sevgisi ilahi bir sevgi olsaydı, kelimelerden oluşan o sözler böyle bir erimeye sebep olmazdı. Çünkü ilahi aşk, söze değil, hakikate dayanır; marifetin özüdür.
O hâlde o âşık, aşk iddiasında bulunduğu için haya etti. Kalbindeki utanma ateşiyle yandı ve sonunda, anlatıldığı gibi suya dönüştü. Bu erime süreci, onda zaten var olan sevgiyi dışa vurdu.
Bu tür dönüşüm ancak bazı varlıklarda gerçekleşir. Ve onların da sadece bir kısmı tabii sevgiyi taşır. Bu noktada ruhani sevgi, ilahi sevgi ve tabii sevgi arasında bir ayrım belirir. Ruhani sevgi, bu üçlü arasında bir ara mertebedir. İlahi sevgi, değişmeden kalır; fakat kişideki tabii sevgiyle karıştığında bazı değişimlere yol açabilir. Ancak bu değişim onu “fena” hâline ulaştıramaz. Çünkü fena (benliğin yok oluşu) her zaman tabii sevgiden kaynaklanır. Buna karşılık “beka” (kalıcılık) hâli ise ilahi sevgiden doğar.
